19/12/2008

Ülkenin gördüğü en büyük provokasyon

Ülkenin gördüğü en büyük provokasyon


Cenaze töreninde bakanların kafasına şişe atanlar, başörtülülerinin başlarını zorla açanlar, kim bilir nerelerde ulusalcı mücadelelerine devam ediyor...
.


Hiç utanmıyorlar
2006 yılı Mayıs'ında Danıştay Saldırısı'ndan birkaç saat sonra kaleme aldığım yazı şöyle başlıyordu:

"Aslında her şey ortada! Aylar öncesinden beri işaret ettiğimiz bir süreç adım adım ilerliyor. Rejim tehlikede... Ama Sezer'in, Baykal'ın ya da Teziç'in kastettikleri anlamda bir tehlike değil bu. Rejimi tehdit eden şey, ne irtica, ne türban, ne AKP...

Türkiye Cumhuriyeti, demokratik rejime yönelik ciddi bir komployla karşı karşıya." Gözü kör, kulağı sağır, aklı ipotek altında olmayan herkesin hemen görmesi gereken bir tabloydu bu. Kurulan komployu görmek için ne özel bir istihbarata, ne de özel bir analiz yeteneğine ihtiyaç vardı. Ama kamuoyu oluşturma gücüne sahip kişi ve kurumlar arasında o kadar azdı ki aklı ve vicdanı hür olanlar...

Olaydan üç gün sonra. 21 Mayıs tarihinde "Yine mi özeleştiri yapacaksınız?" başlıklı yazımda bu tabloya şöyle isyan ediyordum: "19 Mayıs sabahı gazeteleri önüme açtığımda 97-98 yıllarına geri dönmüş gibi oldum birden. Aradan onca yıl geçmemişti sanki, 28 Şubat'ın karanlık günlerindeydik, "mahşerin beş atlısı" toparlanıp yola koyulmak üzereydi.

Üniversitelerden, yüksek yargı organlarından, sivil toplum kuruluşlarından gelen kimi açıklamalar herkesin kendi repliğini çok iyi bildiğini, öyle ki bu defa brifinglere bile ihtiyaç olmadığını gösteriyordu.

28 Şubat medyası da karşımdaydı. Birkaç gazeteyi bir yana ayırırsak, büyük medya yine tıpkı o günlerdeki gibi "görevdeydi"! Danıştay baskını karşısında yaşanan şokun hükümete yönelik bir öfkeye dönüşmesi için elden gelen her şey yapılıyordu yine...

Kendi kendime düşündüm: Önümüzdeki bir yıl atlatılırsa, AK Parti kurmayları bu fırtınalı denizde gemiyi oraya buraya çarpmadan kıyıya yanaştırmayı başarırlarsa, yeniden 3 Kasım sonrasına benzer bir istikrar havası doğarsa, bugün bu yayınları yapanlar ne yapacaklar?

Bir terör olayı bahane bilinerek giriştikleri hükümet düşürme operasyonunun hesabını nasıl verecekler? Bu defaki andıçlar ne zaman deşifre olacak? Bu defaki çark edişler nasıl bir üslupla yapılacak? Yine bugün okuduğumuz gibi özeleştiri metinleri mi okuyacağız?

Nasıl oluyor da o gazetelerin yönetimleri böyle dar zamanlarda böylesine rahatlıkla manipülasyona gönüllü yazılabiliyor diye sordum bütün gün. Böyle dönemlerin geçiçi olduğunu artık öğrenemediler mi?

Bugünlerin kaydının tutulmasından, sonra okurlarına hesap verememekten korkmuyorlar mı? Galiba kilit kelime korkmak. Evet, korkmuyorlar. Çünkü yaptıklarının bir cezası olmadığını gördüler. Korkmuyorlar çünkü herkesin her şeyi unutacağını hesap ediyorlar. Bu ülkede hiçbir şeyin hesabının tutulmadığını, herkesin yaptığının yanına kar kaldığını biliyorlar.

Yarın öbürgün işler düze çıktığında birkaç hoş yazıyla, birkaç gönül alıcı manşetle her şeyi unutturabileceklerini biliyorlar." Önceki gün, Yargıtay'ın Danıştay Davası'nı Ergenekon Davası'na bağlayan kararını okurken o günleri hatırladım yeniden...

Bu karar Danıştay Saldırısı'nın bu ülkenin şahit olduğu en büyük provokasyon olduğunu; Ergenekoncuların kaos ve darbe senaryoları doğrultusunda kendi yandaşları gördükleri bir yüksek mahkemenin üyelerini yok etmeyi bile göze alacak kadar gözü kara bir saldırganlık içinde olduklarını bir anlamda tescil ediyor.

Ama, o günlerde saldırıyı bahane ederek şeriat paranoyası yaratmaya çalışanlarda hala en küçük bir özeleştiri denemesi, en ufak bir utanma işareti yok...

Mustafa Yücel Özbilgin'in cenaze töreninde bakanların kafasına şişe atanlar, "Katil başbakan" "Hükümetin hesabını ordu görecek" diye slogan atanlar, cenazeye katılan türbanlıların başlarını zorla açanlar, kim bilir nerelerde hâlâ saygın "ulusalcı" mücadelelerine devam ediyor.

Gazetelerinde Danıştay Saldırısı için "Türkiye'nin 11 Eylül'ü" diye yazanlar arazi olmuş, Yargıtay'ın son kararını sayfanın en dibinde tek sütunluk bir haber olarak koymuş, suçunu hâlâ gizlemeye çalışıyor. "Danıştay Saldırısı'yla Ergenekon arasında bir ilişki kurulursa olay ciddileşir, yoksa bu dava- Ergenekon- fasa fisodur" diyenler dut yemiş bülbül gibi susuyor.

Yani her şey tam da o yazıda söylediğim gibi oluyor. Çünkü ilkesizliğin bir cezası yok bu ülkede. Kimse hatasının bedelini ödemiyor. Herkes zamanın pususuna yatmış; söylediklerinin, yazdıklarının, yaptıklarının unutulmasını bekliyor. Hâlâ gururla ve vakarla ortada dolaşarak...

Gülay Göktürk - Bugün

19.Aralık.2008 17:45:37

24/8/2008

Gizli raporda ''Namaz'' fişlemesi !


Gizli raporda ''Namaz'' fişlemesi !
TSK'nın namaz kılan askeri personelin gizli istihbarat raporu Ergenekon sanığı Emekli Binbaşı Fikret Emek'in bilgisayarından çıktı.


TSK'nın çok gizli özellikle istihbarata dair binlerce sayfa belgesi Ergenekon davası kapsamında tutuklanan şüphelilerin ev ve işyerlerinde yapılan aramalarda ortaya çıktı. Ergenekon'un tutuklu sanığı Fikret Emek'in bilgisayarından çıkan "HAF.İSTİH. RAPORU.doc" isimli Word dosyasına göre alınan duyumları değerlendiren Özel Kuvvetler Komutanlığı, kendi bünyesinde 2'nci Özel Kuvvetler Alayı, 3'üncü Tabur Komutanlığı'nda görev yapan Tankçı Üstçavuş L.S., Piyade Üstçavuş R.B. hakkında fişleme raporu tuttu.

ÖKK'da araştırmayı tabur seviyesine indirerek iki askerin peşine muhbir taktı. Takip çalışmasının devam ettiği notu düşülen İstihbarat Timi Haftalık Raporu (07-20.04.2001) tarihli fişleme belgesinde askerlerin evleri dahil, ziyaretçilerine kadar takip altına alındı.

Aşırı derecede ibadet ediyorlar
İki personelin dini yönden aşırı derecede ibadet yaptıkları duyumu üzerine hareket eden askeri istihbarat elemanları, yapılan iki haftalık takipten sonra elde ettikleri bilgileri rapor etti. Rapor ise şöyle:

"Yapılan araştırmalara göre yukarıda isimleri yazılı iki personelin vakit namazlarını devamlı kaldıklarını, okudukları kitapların dini yönde olduğunun öğrenilmesi üzerine; söz konusu iki personelin beraber olarak kaldıkları (...) Batıkent adresinde yapılan kontrolde evin içinin sade bir görünüme sahip olduğu, televizyon, radyo/ teyp, vb. cihazların olmadığı, salonun küçük bir ibadet yeri görümüne sokulduğunu, bol miktarda seccade, tesbih, namaz takkesi ve Said Nursi'ye ait birçok kitabın olduğu görüldü. (...)" Söz konusu belgeler arasında TSK'ın sivil toplum kuruluşları hakkında raporundan, kozmik belgelere kadar yüzlerce belge mevcut.

BUGÜN

12/8/2008

2 fotoğrafa dikkatli bakın


2 yıl arayla çekilmiş 2 resim. Birbirlerinin kopyası. Dünkü fotoğraf 2 yıl öncesine döndü. Aradaki fark iki yılda saklı
İNTERNETHABER- Biri 24 Ağustos 2006 tarihinde çekilmiş, diğeri 11 Ağustos 2008'de yani dün. Her iki fotoğraf birbirinin kopyası gibi. Beden hareketleri ve mimikleri birbirinin ikizi. Mekan da ve duruş yerleri bile aynı.

Sadece Genelkurmay Başkanları farklı. Erdoğan ikisinde de arabasına kadar uğurluyor, el sallıyor. Muhatapları da aynı şekilde asker selamı veriyor.

Oysa 2006'daki ortam şimdiki gibi değildi. "teslimiyetçilikle" suçlanan Özkök'e bu veda çok konuşulmuştu. Çünkü yerine kimilerine göre "kodu mu oturtan Paşa" geliyordu. 

 
 24 Ağustos 2006. Başbakanlık önü.. Yine bir veda ziyareti. Başbakan Erdoğan ve Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök birbirlerini selamlıyor.

Aradan iki yıl geçti. Ve gelinen nokta. Hükümete teslim olmakla suçlanan Özkök ve bugün uğurlanan Büyükanıt. Gelişleri farklı, uğurlanışları tıpkı aynısı. Hatta CHP ile asker arasındaki stratejik ortaklıkta bile "çatlamalara" şahit olduk.

Tablo iki yılda 180 derece değişti. Çalkantılarlarla geçti bu süre. E-muhtıra, erken seçim, türban gerilimi, kapatma davası  neler yaşanmadı ki.

Sınır ötesi operasyonlarda asker ve hükümetin uyumunu izledik. Sırt sırta verip terörle mücadelede uluslararası kamuoyunun desteğini aldılar.. Şüphesiz bu politika askerin hükümete karşı olumsuz bakışında "kırılma" yaşattı.

Asıl kilit noktayı 1 yıl önceki "Dolmabahçe mutabakatı" oluşturdu. Bu sır görüşme tarihe geçti açıklanmayanlarıyla birlikte.
 
 11 Ağustos 2008. Büyükanıt'ın veda ziyareti Değişen bir şey yok.  Başbakan Erdoğan ve Genelkurmay Başkanı Büyükanıt birbirlerini selamlıyor..

Buradaki maharetin "aslan payı" şüphesiz Başbakan Erdoğan'ın. Üstelik askerin e-muhtırasına muhatap olmasına rağmen. Diklenmeden, dik durdu, zıtlaşmadı ama pes etmedi, "yola devam" dedi.

Krizleri gerginlikleri siyasi manevralarıyla alt etmesini bildi, fırtınalı denizde gemisini batırmadan limana zor da olsa yanaştırmasını bildi. İşte iki fotoğraf arasındaki fark burada saklı. İki yıllık yolculukta kaptanın izlediği rotanın maharetiydi bu.